Home / AşkSevgibaglama / ilk Aşk büyüsü Mesnevi anahtarı açılıyor!

ilk Aşk büyüsü Mesnevi anahtarı açılıyor!

İLK KARŞILAŞMA

 

Bir ikindi vakti, Selçuklu Devleti’nin başşehri Konya, sıradan günlerinden birini yaşıyordu. Mevlâna Celâleddîn, Altun-Abâ Medresesi’nde dersini vermiş, evine gitmekteydi. Bindiği katırı iki molla çekiyor, Mevlâna başı önünde tevazu ve hiçlik duygusundan iki büklüm, ağır aheste gidiyordu. Yolun yarısında ve caddenin tam ortasında, birdenbire iki çıplak kol katırın dizginlerine yapıştı. Mevlâna katırın birdenbire silkinerek durması üzerine, daldığı tefekkür âleminden sıyrıldı ve başını kaldırdı. Esmer, yanık benizli, daha önce hiç görmediği bir adam, yolunu kesmiş, katırın dizginlerine sımsıkı sarılmış, ateşli, keskin bakışlarıyla Mevlâna’yı süzüyordu. Mevlâna irkildi. Bu saçı sakalı karmakarışık, ihtiyarca, derviş adamın birer kıvılcım gibi şimşeklenen bakışları altında ezilmişti. Hayatında böyle büyüleyici, yakıcı gözleri ilk defa görüyordu. O anda bir kıvılcım çakmış ve ikisini de ateşlemişti. Kısa, fakat korkunç sessizliği adamın tane tane sözleri dağıttı. Adam ciddî fakat yüksek bir tonla soruyordu: Medyum Ömer hoca’nın da bahsettiği gibi

Sen Belh’li Sultan’ül-Ûlema oğlu Mevlâna Muhammed Celâleddin’sin, öyle değil mi?

Evet, benim.

Benim bir müşkülüm var, sana danışayım. Hazreti Muhammed mi büyüktür yoksa Beyazıd-ı Bestâmi mi?

Mevlâna, cadde ortasında, etrafına toplanan halkın şaşkın bakışları arasmda ansızın sorulan bu soru karşısında irkildi. Sorunun taşıdığı geniş manayı hemen kavramış, adamın önemli bir kişi olduğunu anlamıştı:

Bu nasıl soru? Elbette Hazreti Muhammed büyük, dedi.

Adam gülümsedi, bakışları yumuşadı:

İyi ama Hazreti Muhammed, “Yarabbi. Seni tebcil ederim, biz seni lâyık olduğun veçhile bilemedik” buyurur. Hâlbuki Beyazıd-ı Bestâmî “Ben kendimi tebcil ederim, benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yok” der. Buna ne diyeceksin, dedi.

Mevlâna, sorunun bu mecraya döküleceğini önceden anlamıştı. Hemen cevap verdi:

Çünkü Hazreti Muhammed, günde sayısız makamlar aşıyor, her makam ve mertebeye varışında, evvelki bilgi ve hayalinden istiğfar ediyordu. Böylece Peygamber, hiçbir makamda ve hükümde kalmayarak ebediyyen tenzih edilmesi gereken Rabbi, Onu bütün tecelli cilveleri içinde dahi, tecrid ve tenzih edebilmenin mukavemetine malik bulunuyordu. Mutasavvıf Beyazıd-ı Bestâmî ise, vardığı ilk makamın sarhoşluğuyla kendinden geçti. O makamda kaldı ve bu sözü söyledi. Medyum Ömer hoca’nın da bahsettiği gibi Adam, cevabın büyüklüğü karşısında dayanamadı, sendeledi, bir çığlık atarak yere düştü. Mevlâna da heyecanlanmıştı. Katırından inerek dervişi düştüğü yerden kaldırdı.

Sanki iki umman, burada birbirine kavuşuvermişti. Derviş, kendine gelir gelmez, biri diğerini ezelden tanıyan iki dost gibi kucaklaşıverdiler. Mevlâna dervişin koluna girdi. Hiçbir şey konuşmadan eve, Mevlâna’nın Medresesine doğru yöneldiler.

Bu durumu, hayret ve endişe içinde seyreden talebeler ve halk şaşırıp kalmış, olup bitenleri anlayamamıştı. Herkes, birbirini kucaklayan, birlikte yürüyüp giden iki adamın ardından bakıp kaldı.

 

ŞEMS-İ TEBRÎZÎ’NİN HAYAT GÖRÜŞÜ

 

Mevlâna’nın yol ortasında yolunu kesen, sorduğu bir çift soruya aldığı cevap karşısında kendisinden geçen, derviş kılıklı, bu esrarengiz ihtiyar kimdi? Mevlâna’ya attığı okla kendisi vurulan esrarengiz derviş, Tebrizli Muhammed Şemseddin’di. Mevlâna gibi bilgin, temkinli bir sûfi’yi uçsuz bucaksız âşk denizine salıveren, onu pişiren, potasında yakan, kavuran kısacası Mevlâna’yı Mevlâna yapan Tebrizli Şems.

Şems, çocukken babası ile birlikte bir dere kenarına gittiğinde bir tavuğun altındaki yumurtalardan çıkmış yavruların, dereye dalıp yüze yüze karşı sahile geçtiklerini görür. Tavuk ise hala karada çırpınıp durmaktadır. Bu manzarayı gören küçük ve mağrur Şemseddin, babasına şöyle der:

— Baba, şu manzaraya bak! Medyum Ömer hoca’nın da bahsettiği gibi Tıpkı, seninle benim aramızdaki hale benziyor. Tavuk karada çırpınıp duruyor ama yavruları suya dalıp karşıya geçti. Meslekler meşrepler nasıl da ayrıldı, gördün değil mi?

Birçok Mevlevi kaynakları, Şemseddin’i Necmeddin Kübra’nın halifelerinden Baba Kemal’in veya Halvetiye silsilesinden Kudbeddin Ebher’in halifesinin dervişi olarak kaydederler. Hâlbuki Şems, bizzat “Makalât” adlı eserinde, “Benim, Tebriz’de Ebubekir adlı bir şeyhim vardı. Sepet örer, onunla geçinirdi. Ondan pek çok bilgiler öğrendim. Fakat bende bir şey vardı ki, onu şeyhim göremiyordu. Zaten hiç kimse de görmemişti. İşte onu, Hüdavendigârım Mevlâna gördü.” demekte, ilk şeyhinin (Selebaf-Sepet Ören) Ebubekir olduğum belirtmektedir.

Bir süre sonra şeyhinden ayrılıp Tebriz’den uzaklaşarak diyar diyar gezen Şems artık, bundan sonra kimseye yâr olmamış, hiçbir şeyhe bağlanamamıştı. Kimseyi beğenmeyen bir tavır içinde kendine inanmıştı. Birisinden bahsedilirse:

Dün anasının karnından çıkmış, bugün hiçliğini idrak etmesi gerekirken, Allah’lık taslıyor. Allah mukallidlerinden bıktım, usandım… Bir adam tanıyorum ki, filân şeyhin adını, sanını duyup o şeyh için uzun bir sefere katlanıyor; onu görmeye geliyor. Şeyh ona, niçin geldiğini sorunca, Allah’ı aramak gayesiyle geldiğini söylüyor. Şeyh ona Allah’ın semalarda hüküm sürmekte ve gemilerini yürütmekte olduğunu söyleyince, biçare yolcu kalkıp gidiyor ve şeyhi daha fazla denemeye lüzum görmüyor, diyordu. Şems’in bu sözlerle kendisini kastettiği anlaşılıyordu. Yine:

Herkes kendisinden, kendi şeyhinden bahseder, ona nispet iddia ederek hakikat yolunda kendisine bir bağ kurar. Hâlbuki bize, bizzat Allah Resulü, mana âleminde hırka giydirdi. Bu hırka, öyle iki günde eskiyip yıpranan, yırtılıp çürüyen, külhanlara atılan cinsten değil. Bu hırka, sohbet ve hakikat hırkasıdır. Öyle bir sohbet ve hakikat ki, zaman ve mekânın üstünde… Ne dünü var, ne bugünü, ne de yarını… Aşkın, zamanla, mekânla işi yoktur…

Şems, Medyum Ömer hoca’nın da bahsettiği gibi bu sözlerle, aslı astarı olmayan söylentilerle bir şeyhi tarif edenleri kastediyor, aslında bu söylentilerin, gerçekten çok boş lâflar olduğunu söylüyordu. Gerçeğe lâfla, hatta ilimle varılamazdı. İlahi visal, ancak şeriata uymak, olgun bir mürşidin, bir yol göstericinin tapusuna girmek, aşkla, muhabbetle yol almakla mümkündü. Bunun içindir ki, felsefecileri kınardı:

Filozofcuk, on akıl vardır, bunlar kâinatı kaplamıştır, der. Ancak, hiçbir akim gerçeği bulamaması karşısında sersem sersem başını kaşır, ne diyeceğini bilemez, yine de ders almaya çalışmaz.

Şems, bilgilerin bilgisi olan ilâhı bilginin, binlerce yıl tahsil edilse dahi, öğrenilemeyeceğini, hiçbir bilginin bir kerecik Allah vuslatı ile elde edilen feyze denk olamayacağını söyler, bu hikmet ve gerçeğin kaynağını da gönülde, arınmış temiz gönüllerde arardı:

Her şey insana fedadır, Medyum Ömer hoca’nın da bahsettiği gibi insan ise kendisine, kendi hakikatine feda… Allah, insanoğlunu ululadığını söylediği halde, gökleri ve arşı ululadığını buyurmadı. Arşa varsan da, onun üstüne çıksan da fayda yok… Keza, yedi kat yerin dibini geçsen de faydasız. Gönle girmek, gönül sahibine yâr olmak lâzım. Bütün peygamberlerin, gayesi gönüldür ve insan kendisini bilince her şeyi bildi demektir, derdi.

Şems’e göre, asıl kulluk, gönül kulluğudur. Hizmet, gönül hizmetidir. O da, insanın Allah’ında istiğrakıdır. Şeriat, bu istiğrakın temel taşıdır. Bunsuz olmaz. “Bir an düşünmek, murakabeye varmak, gönle eğilmek, altmış yıllık ibadetten hayırlıdır” hâdisindeki düşünmekten maksat da, sadık dervişin gönül huzurudur. Hakk’a dönüş, Hakk’a teslim oluştur.

Şems, bir hakikat ehli bir gönül eri arayıp durmada, bunun için uzun yolculuklar yapmadaydı. Gittiği yerlerde hanlarda, kervansaraylarda konaklıyordu. Bazı memleketlerde bir süre oturduğu da oluyordu. Fakat nereye gitse çabuk tanınıyor, etrafını, bir sürü mürit sarıveriyordu. O zaman, bir fırsatını bulup kaçıyor, başka bir memlekete gidiyordu. Çoğu kez Şam’a uğrardı. Şam’da bir hana iner, hücresini sıkıca kilitler, günlerce yalnız başına kalır, kimseyi içeri almaz, kimseyle görüşmezdi. Daima riyâzat yapar, bir somun ekmek ve bir testi suyla günler geçirirdi. Şam’dayken bir ahçı dükkânına gitmişti. Ahçı, eski müşterisini hemen tanımış, biraz iltimas olsun diye yağlıca bir baş suyu ile sıcak bir somunu eline tutuşturmuştu. Şems, kendisinin tanındığını arılayınca, kâseyi yere koymuş, ellerini yıkamak bahanesiyle dükkândan çıkmış, o gün Şam’ı terk etmişti. Bir defasında da Erzurum’a yerleşmiş, mektep hocalığı ile meşgul olmuştu. Fakat kısa bir zamanda halk onu tanımış, etrafını çevirmişti. Oradan da uzaklaştı.

Şems, ulaştığı makam ve mertebelerde durmuyor, daha derin, daha hakikat ehli bir şeyh, daha yüksek bir makam arıyordu. Kendisini makamlara ulaştıracak bir mürşidin sohbetine girebilmek için yıllarca dolaşmıştı. Ona, bu halinden dolayı “Şems-i perende-Uçan Şems”, demişlerdi. Sürekli geziyor, arıyor, soruyor, “şeyhim” diyenleri imtihan ediyor, aradığını bulamayınca da uzaklaşıyordu. Diyordu ki:

~ Büyük şehirlerde oturmak, bir mürşidin tapusunda kayıtlı olmaktır. Hele bu mürşidin kuvvet ve sohbeti eksik olursa, bu mıhlanıp kalmanın felâketini siz hayal edin…

Şems, bir keresinde Bağdad’a uğramıştı. Medyum Ömer hoca’nın da bahsettiği gibi Tanınmış sûfilerden Şeyh Evhadüddin Kirmanî’yi ziyaret etti halini sordu Şeyh Evhadilddin “Güzellerde Cemâl-i Mutlak’ı görüyorum” manasını kastederek:

~ Ay’ı leğendeki suda seyrediyorum, dedi. Bu cevap üzerine Şems:

~ Ense kökünde çıban yoksa başını kaldır da göğe bak! O zaman Ay’ı leğende değil, kendi zatında seyretmiş olursun. Bu iş Varken ne diye leğenlere abanıp, kendini aradığın şeyin aslından mahrum edersin? Deyince, Evhadüddin, Şems’in ellerine sarıldı, müriti olmak istedi. Şems:

~ Bizim sohbetimize dayanamazsın… Cevabını verdi. Evhadüddin ısrar edince, bu sefer Şems sordu:

Pekâlâ, bir şartla. Bağdad pazarında, herkesin karşısında şarap içebilir misin?

Estağfurullah, bunu yapamam.

Peki, şuna cevap ver, pazardan şarap alır, ben içerken, benimle sohbet edebilir misin?

Bunu da yapamam…

Öyleyse uzaklaş erenlerin yanından! Benimle arkadaşlık edemezsin sen… Şunu da bil ki, ben mürit değil şeyh arıyorum. Hem de rasgele değil… Gerçekten, gerçekleri bilen, olgun bir şeyh, bir mürşit…

Şems, şöyle devam eder: Medyum Ömer hoca’nın da bahsettiği gibi Ben kendi diyarımdan, gerçek bir mürşid bulmak amacıyla çıktım, ama ne gezer. Nereye gittim ve kime rastladımsa, hepsi bomboş. Vardır elbet, âlem bu kadar boş değildir ya diye düşündüm, ama bulamadım. Bir yerde bir şey söylüyorlardı: Bir şeyh varmış, insana haberi olmadan hırka giydirirmiş, devlet ve saltanat ihsan edermiş. Vefat etmiş ama ben görmedim. İşte hep bu boş sözler… Kâmilce bir şeyh hakkında, sırası gelmişken bir ölçü vermek isterim… İnsana, aleyhinde bir söz nakletseler, kat’iyyen incinmemeli, ona gücenmemeli. Böylesine bile rastlayamadım. Kaldı ki bu kadar küçük bir kemâl ile hakiki kemâl arasmda daha nice mesafeler var. Hasılı ben şeyhliğe lâyık kimseyi bulamamıştım.

Bunu şu misalle anlatır:

Bir adam balığı anlatmada, büyüklüğünü tarif etmedeydi.

Birisi:

Sen balık nedir bilir misin ki, anlatıyorsun? Dedi.

Adam:

Nasıl bilmem! Yıllarca deniz seferlerinde bulundum.

Anlat bakalım, nasıl? Adam anlatmaya başladı:

Balığın deve gibi iki boynuzu vardır…

Sus, yeter artık. Sen evvelâ öküzle devenin farkını bilmiyorsun ki balığı tarif edeceksin.

Belliydi ki Şems, bir tekke sahibi sözüm ona şeyhlerden olmak istemiyordu. Birçok şeyhleri denemiş, onların şeyh değil,  mürit bile olamayacaklarım görmüştü. Şöhretin, malın, mülkün, kâr değil, zarar getireceğini dünyaya çivileyip kalacağını biliyordu. Halk, devamlı harpler, yağmalar yüzünden dünya-sından bezmişti. Bu dünyada bulamadığı huzuru hiç olmazsa öte âlemde aramak için maneviyata yönelmiş, tasavvufa meyli artmıştı. Onun bu temiz duygularını istismar edenlerden, ben böyleyim, ben şöyleyim diyenlerden nefret ediyor, memleket memleket dolaşıyor, gerçek bir şeyh, bir mürşid arama yolunda, yıllardan beri koşuyordu.

Şems’in yaşı altmışa ulaşmış, siyah sakalını beyaz teller bezemişti. Sırtında keçeden bir cübbe, elinde bir alem, başında da kalpağa benzer bir külah vardı. Bazı hallerde işçilik yapar, sırtında taş çeker, birkaç mangır alır, maişetini temin ederdi. Kimseden bir şey talep etmez, kimseye yük olmazdı. Çoğu zaman aç kalır, nefsiyle alay ederdi. Anadolu’yu bu halle geziyor, birer ikişer gün şehir ve kasabalarda konaklıyor sonra yoluna devam ediyordu. Medyum Ömer hoca’nın da bahsettiği gibi Bu yolculuk sırasında yolu Konya yakınlarındaki Aksaray’a uğramıştı. Münasip bir han bulamadığı için mescidde gecelemeye karar verdi. Mescide gelip bir köşeye büzüldü. Yatsı na-mazından sonra, müezzin kapıyı kilitleyeceği zaman Şems’i gördü, sert bir dille çıkıştı:

—Sen de kimsin? Git buradan, başka bir yerde pinekle… Şems:

Beni bu gecelik mazur gör. Garip bir yolcuyum. Yatacak yerim yok, sizden hiçbir şey istemem. Müsaade et de şuracıkta geceyi geçireyim, dedi.

Müezzin büsbütün kızdı. Bağırıp çağırmaya, acı sözler söylemeye başladı. Şems incinmişti, dayanamadı:

İnşallah dilin şişer! Diyerek uzaklaştı. O anda müezzinin dili şişmeye, boğazını tıkamaya başlamıştı. Hırıltılara, imam yetişti:

Ne var, ne oluyor? Diye sordu. Müezzin, eliyle uzaklaşmakta olan Şems’i göstererek güçlükle:

Beni bu hale getiren o. Koş ondan af dile. İmam koştu. Şems’i yolda yakalayarak:

Aman efendim, o miskin müezzin, sizin kim olduğunuzu bilememiş, kusuruna bakmayın, onu kurtarın… Diye yalvarmaya başladı.

İş işten geçti artık. Hüküm Allah’ındır, ben bir şey yapamam. Yalnız, onun imanla ölmesi, ahiret azabını görmemesi için dua ederim…

Ve yoluna devam etti. İmam geri döndüğü zaman müezzin çoktan ölmüştü.

Şems Konya’ya doğru gidiyordu.

Onun Konya’ya gelişi sebepsiz değildi. Her gittiği yerde kendisine Mevlâna’dan bahsedilmiş, onun Konya’ya yerleştiği söylenmişti. Bir defasında:

Allah’ım beni dostlarımla buluştur, görüştür, diye sabahlara dek niyazda bulunmuş, bu hal ile uyuyakalmıştı. Rüyasında bu arzusunun yerine getirildiği, ancak Anadolu illerine gitmesi gerektiği bildirilmiş, buna karşılık kendisinin ne bağışlayabileceği sorulmuştu. Şems:

Başımı! Diye cevap vermiş, uyanınca, hemen yola düşmüştü. Anadolu’yu gezdikçe, Mevlâna’nın adını, şöhretini duyuyordu. Kararını verdi. Konya’ya gidecekti. Eğer aradığını bulursa mesele tamamdı. Bu niyetle yola düştü.

Şems 1244 yılının Kasım ayında Konya’ya gelmişti. Medyum Ömer hoca’nın da bahsettiği gibi O, Konya minarelerini tâ uzaklardan gördüğü zaman heyecanlanmıştı. Ne ulu, ne büyük şehirdi Konya… Etrafını kalın bir sur kuşatıyor, altın yaldızlı kulelerden çeşit çeşit heykeller, arslanlar sarkıyordu. Kalenin etrafına derin hendekler açılmış, on iki kapısından hendekler üzerine asma köprüler kurulmuştu. Büyük bir kapıdan şehre girdi. Akşam yaklaşıyordu. Bir han sordu. Şekerciler Hanı’nı tarif ettiler. Hanın bir odasına yerleşti. İstirahat etti.

Ertesi gün Kasım ayının 25. günüydü.

Şems, o gün han kapısı önünde taşlığa oturmuş, gelip geçenleri seyre dalmıştı. İkindiye doğru, ana cadde üzerinde müderris olduğu halinden belli birisinin, sağında solunda talebeler olduğu halde, bir katırla geçtiğini görmüştü. Herkes:

— Mevlâna Celâleddîn geliyor? Diye ayağa kalkıyor, hürmetle selâmlıyorlardı. Demek yıllardır adını işittiği, bir defasında da Şam’da gördüğü Mevlâna buydu. Şu katır üzerindeki kısa siyah sakallı, yanık buğday benizli, mütebessim insan. Hoşuna gitti hali, tavrı. Yerinden kalktı, kalabalığı yara yara ilerledi. Tam karşılaştıkları anda katırın dizginlerini sımsıkı tuttu. Biraz sert ve kısa, daha önce bahsettiğimiz, soruları sordu. Aldığı cevaplarla o kadar heyecana düşmüştü ki, dayanamadı, Medyum Ömer hoca’nın da bahsettiği gibi  düşüp bayıldı.

Şemsle Mevlâna’nın ilk defa buluşup görüştükleri bu yere Mevlevîler sonradan Kur’an-ı Kerîm’in Rahman sûresinin 19 ayetinden alınan ve “iki denizin karıştığı yer” anlamına gelen (Merac’el Bahreyn) adını vermişler ve bir çevrikle işaretlemişlerdi. Selçuklular devrinde, Şekerfuruş Hanı’nın önüne isabet eden bu yer, evvelce bir parmaklıkla çevrilmiş ve ziyaretgâh haline getirilmişti.

Mevlâna, Şemsle bu şekilde karşılaştıktan sonra, onu yerden kaldırmıştı. Bu iki ulvi insan, yıllardan beri birbirini tanıyan, birbirini arayan iki dost gibi, hasret ve heyecanla kucaklaşıp birlikte Mevlâna’nın Medresesi’ne gitmişlerdi. Gidiş o gidiş olmuş, Mevlâna ve Şems, artık mana âleminin sırlanmış hücresinde, aylarca sürecek sohbetlere başlamışlardı.

 

İKİ İLAHİ ÂŞIK BAŞ BAŞA

hakkında admin

incele

Şems'i Tebrizi Büyülü yol

Şems’i Tebrizi Büyülü yol

ŞEMS-İ TEBRİZİ   Şems-i Tebrizi’nin babası Melek Dadoğlu Ali’dir. Devlet şah Tezkiresi, Leyden Tb. S, …

Bir Cevap Yazın